ASHAB SALAVAT ÇEKTİ Mİ?

”Allah’ım Muhammed’e, destek ol”
Arapçası: ”Allahümme Salli Ala Muhammed”
Allah ve melekleri Nebi’ye destek oluyorlar. Ey iman edenler! Siz de Nebi’ye destek olunuz, ona yürekten bağlılıkla teslim olunuz. (33.Sure / Ahzab / 56)
Bu ayette Alemlerin Rabbi Yüce Allah, ashaba hitaben; ben ve meleklerim Nebiye destek oluyoruz, sizde ona destek olun buyuruyor. Ancak bazı alimler bu ayeti yanlış anlayıp, bu ayetten nurtopu gibi bir hurafe üretip, bu ayete ”salavat çekmek” anlamı yükleyerek milyonlarca müslümanı yanlış yönlendirmiştir. Birçok mealde bu ayeti, Allah’ın salavat çektiği yönünde tercüme etmiştir. Haşa Allah salavat mı çeker? Bu ayette bir söz ve söylemden değil, hareket ve eylemden bahsetmektedir.Çünkü ayette Kul (De ki) ifadesi geçmemektedir.
Nitekim aynı surede bu ayetten yani Ahzab 56. ayetten 13 ayet önce, Ahzab 43. ayette de Ahzab 56. ayetin formatındadır. 43. ayette salat fiilinden türeyen ”yusalli” fiiline ”destek” anlamı verilirken, 56.ayette geçen ”yusalli” fiiline ” salavat çekmek” anlamı verilmiştir.
O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için melekleri ile birlikte sizi ”destekler”. O, inananlara karşı Rahimdir.(33.Sure / Ahzab / 43)
Şimdi denilebilir ki, salavat çekmenin ne zararı olabilir? Herşey bitti bir tek o mu kaldı? İşte zararı;
”Ne kadar salavat okuyan o kadar huri kazanır”
“Kıyamette insanların en evlâsı, bana çok salâvat okuyanlardır.”
“Her gün bana bin salâvat okuyan, cennetteki yerini görmeden ölmez.”
“Yanında ismim geçtiği zaman bana salât okumayan, cennetin yolunu şaşırmıştır.”
“Sabah ve akşam vakti bana onar def’a salâvat okuyana kıyâmet günü şefaatım yetişir.”
“İki müslüman karşılaşıp musafaha eder ve Peygambere salâvat getirirlerse, ayrılmadan önce evvelki ve sonraki günahları mağfiret olur.”
Bu uydurma hadisleri gerçek zanneden bazı müslümanlar, gerek reel toplumsal alanlarda, gerek internetin sanal sosyal medya grup ve forumlarında, ”salavat çekme” organizasyonu oluşturup, binlerce kişiye milyonlarca ”salavat” dağıtıp iş planı oluşturmaktadır.
Bu tür konular müslümanları Kur’andan ve hakikatlerden uzaklaştırıp tembelliğe itmiştir.Kısa yoldan kolay cennet hayalleri müslümanları dinin asıl emirlerini unutturup uyumalarına sebep olmuştur.
Reklamlar

Tarikat tasavvuf ehlinin din anlayışı;

İbadetleri, toplumsal yaşamın gerçeklerinden el etek çekmek suretiyle inzivaya çekilip yaratıcıyla birlikte olma şeklinde tanımlamaktadır. Bu anlayışa göre insanların toplumsal sorumlulukları ihmal edip, hatta inkâr ederek nefis terbiyesi yapıyoruz mantığıyla kendilerini dergahlara kapatıp dünyayla ilgisini kesme olarak da anlayabiliriz. Tarikat ve tasavvuf farzları ciddiye almayıp, nâfile, hatta uydurma bidat hurafe ibâdetleri ön plana çıkarmaktadır. Mesela rabıta, hatme-i hacegan, letaif virdi gibi

Rabıta; Sık sık şeyhin yüz şeklini düşünüp bilinç altına şeyhin resimlerini göndermek suretiyle yapılan mürşit rabıtasının, Allah’a yaklaşmak için temel kuralların başında olduğu tarikat ehli, şeyhine o kadar çok bağlanır ki onun ismi anıldığında ya da, onun ziyaretine gidip gördüğünde kendinden geçip cezbeye tutulur. Bu durum Allah’a yaklaşmak bir yana, bilakis yaratıcıdan uzaklaşıp, Allah’tan başkasına tarifi olmayan platonik bir aşka yakalanmanın delilidir.Şeyhe duyulan aşkı ifade eden şiir ya da ezgi sözlerinden bir kaç örnek;

“Ben seydamı göremedim yaralıyım”

”Menzilin gülü, aşkın sembolü seyda sultanım”

”Gözyaşlarım sıra sıra dizilir, İsmini ağzıma aldığım zaman
Ezilir bedenim, ruhum ezilir, Sultanım ismini duyduğum zaman”

”Sultanım kapında bana da yer ver, Sancağın altına girdiğim zaman
Ne olur boynumu bükük bırakma, Mahşer günü sana geldiğim zaman”

Vahdet-i vücud nazariyesine inananlar daha da ileri gidip, fenâ fişşeyh, fenâ firrasûl mertebesini aşıp fenâ fillâh derecesine yükselenler için ibâdetin gereksiz olduğunu ön görürler. Çünkü artık bu makam son mertebe olup Allah’la birleşme aşamasıdır. Bu mistik anlayış, kulluğu sadece şeklî bazı ibâdetlerden ibâret gördüğü için dünya hayatına ilişkin sahada yapılması gereken reel toplumsal ibadetleri önemsemeyip kulak ardı eder. Yani kısaca yan gelip yatmaktadırlar.

Namaz gibi oruç gibi farz ibadetler amaç ibadetler değil araç ibadetler, köprü ibadetlerdir. Bunlar, uygulaması daha zor olan salih amellerin enerjisidir. Ancak dosdoğru hakkıyla uygulandığında… Bu ibadetlerin araç ibadet olması, bunlar terkedilebilir anlamına asla ve kat’a gelmez ki, bunlar da vazife olup farzlardandır!!!
 
Namaz Allah için kılınmaz. Haşa! Alemlerin Rabbi Yüce Allah ego sahibi bir varlıkmıdır ki O’nun için namaz kılınsın? Namaz dünyevi bir atmosfere ait olmayıp, günün belirli vakitlerinin aralarında insanın Rabbini unutmaması, Rabbinden yardım ve destek talebinde bulunması, Allah ile buluşma, O’nunla gönülden konuşma, O’na hesap verme, din gününün provası, büyük duruşmanın minimize edilmiş halidir…
 
Ancak Allah’tan başkasını anmayıp ne okuduğunun ne dediğinin bilincinde olmak suretiyle dosdoğru kılınması şartıyla. Namaz kılan biri namaz kılmayanların gıybetini ederek ya da direk yüzüne karşı namaz kılmamasını eleştirip küçümsememeli ve asla aşağılamamalı, tekfir etmemeli, kafir, müşrik dememelidir. Kendisi kılıyorsa kendine kılıyordur kimseye de karışmamalıdır.
 
Yine aynı şekilde buna paralel olarak namaz kılmayan biri namaz kılanların gıybetini ederek ya da direk yüzüne karşı namaz kılmasını eleştirip küçümseyemez ve asla aşağılayamaz, tekfir edemez, kafir diyemez, müşrik diyemez ve dememelidir. Kendisi kılımıyorsa kendine kılmıyordur kimseye de karışmamalıdır.
 
İslamın yoksulu, yetimi, zayıfı, mazlumu gözeten, destek, adalet ve genel barış üzerine kurulu iyilik ve güzelliklerini alıp, Alemlerin Rabbi Yüce Allah’a secde etmemek için kırk dereden su getirip kırk takla atarcasına, yüce yaratıcıya şükür ve acziyet ifade eden bireysel ibadetleri gereksiz görüp, “Allah’ın bizim ibadetlerimize ne ihtiyacı var” diyen nurtopu gibi yeni bir din anlayışı doğmuştur .
 
İyi de kardeşim bu ibadetlere Allah’ın ihtiyacı olmadığını bilmeyen yok ki, bilakis; bu ibadetler insan ile yaratıcı arasında elektriksel bağ kuran, insanın kendi ihtiyacı olan, manevi mineral ve vitaminlerden oluşan ruhsal gıdalardır. Bu ibadetlerin uygulanışı bazılarına zor geldiği bilinen bir gerçektir.Neden kılıf uydurmaya çalışılıyor ki? Bu ibadetler bize ağır geliyor, nefsimize zor geliyor denilebilmelidir.

Kur’an-ı Kerim sadece orjinal metninden mi okunmalıdır? Yoksa insanlar Kur’an-ı Kerim’i sadece kendi dilinde mi okumalıdır?

Kur’an meallerini yüzeysel okuyup anlamaya çalışmak yeterli olmayabilir. En azından Kur’an-ı Kerim’in arapça okunuşu da öğrenilmelidir. Daha iyi anlayabilmek adına farklı farklı mealleri kıyaslama yaparken bazen orjinal metinlere de bakılmalıdır.

Eğer biz bu Kur’ân’ı yabancı bir dilde indirseydik, onlar kesinlikle, “Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı bir dille söylenir mi?”diyeceklerdi. De ki: “O, inananlar için bir yol gösterici ve gönüllerine şifadır. Kâfirlerin kulaklarında ağırlık vardır ve Kur’ân onlara kapalıdır; sanki onlara uzak bir yerden sesleniliyor.” (41.Sure/Fussilet/44)

Kur’an-ı Kerim, tüm insanlığa gönderilen bir ilahi mesaj olmasına istinaden, arap olmayan diğer kavimler de Kur’an-ı Kerim’in genel mesajını Allah ne dedi değil de Allah ne demek istedi olarak anlamalıdır. Birkaç örnekle;

”Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi.

”Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Türk’e yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi.

”Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir Alman’a yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi.

”Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir İtalyan’a yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi.

”Âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Bir vs.vs yabancı bir dille söylenir mi?” diyeceklerdi.

”Aç tavuk kendini buğday ambarında görürmüş” misali, ”Allah Resulü’nün sahada yaptığını kopyalayamayan, O’nun evde yaptıklarını taklit ederek sünnete uydum zannedermiş.”

“Ben sadece bana vahyedilene uyarım” diyen Allah Resulü’nü örnek almak; Dini yalnızca Yüce Allah’a has kılıp hakikat yolunda, ”tetkik ve tahkik” yörüngesinde analitik düşünce eksenli sorgulayıp araştırmak, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak suretiyle Kur’an-ı Kerim’i kendisine rehber edinip başka dostların peşinden gitmemektir.

”Müslümanım elhamdülillah” demek suretiyle Kur’an’a gönülden inandığını söylemek, ancak bir ömür boyu Kur’anı bilmeden yaşamak, pratikte karşılığı olmayan “bitkisel” bir hayattır!

Zamanın çok hızlı aktığı adına dünya denilen imtihan aleminden, hakikatte ahiret için yaratılan insan için, her duyduğuna inanan, her seslenene kulak verip araştırmadan her bildiğini doğru kabul edip kesin olarak inanmak suretiyle, yeryüzü ve uzayın mucizelerini idrak edemeden yaşayıp ölmek yazık edilmiş koca bir ömürdür.

Başta Kur’an olmak üzere, kainat ayetlerini, organizmadaki mucizelerden yola çıkmak suretiyle insanın bizzat kendisinin de bir ayetler topluluğu olduğunu, yüz trilyon galaksiye sahip minik bir evren olduğunu kavrayamadan, düşünüp kafa yorup emek vermeden, sonradan uydurma hurafe/bidat din anlayaşına göre yaşayıp, Kainatın Tek Efendisi Yüce Yaratıcının mesajlarına muhatap olamadan, O’nu layıkıyla tanıyıp, O’na olan hayranlığı, sevgiyi, korkuyu var olma şükrünü hakkıyla ifade edemeden, adeta bir bitki gibi yaşayıp ölüp gitmek ne kadar ucuz, ne kadar basit ve kalitesiz bir ölümdür.

Beyinsiz kalp hurafe bataklığına, kalpsiz beyin ateizm çukuruna düşürür !!!

Toplumun doğru zannedip yaşadığı mezhep taklitleri üzerine kurulu, olmayan tek şeyin hurafelerin haddi hesabı olduğu geleneksel müslümanlık, Kendisinden Başka İlah Olmayan Alemlerin Rabbi Kainatın Tek Efendisi Yüce Allah’ın kullarına verdiği fıtratsal zenginliği, kaliteli ahlaki açılımları ortaya çıkaramamaktadır. Ters giden birşeylerin olduğu kesinlikle ortadadır.
 
Mesela, devlet kadrosunda yer kapabilmek, bir başka tabirle ”devlete kapak atmak” , kamu görevlisi olmak v.s için sırtını devlete yaslamaya çalışmak, ya da diğer kamu hizmetleriyle ilgili, örneğin en basitinden bir hastane randevusu almak için torpil arayışlarına girip, araya hatırı sayılır kişiler koymak suretiyle kendisine ayrıcalık tanınmasını beklemek, gerçek bir müslümana yakışmayacak davranışlardır.
 
Bu, aynı zamanda ”şefaat” inancının dünyevi bir versiyonudur. Kur’an-ı Kerim’de kırktan fazla ayette konu edilen şefaat kavramı, hakkında kırktan fazla ayet olmasına rağmen yana yana hadis aramak suretiyle ”şefaat” peşinde koşmak, dünyada işlerini torpille yaptırmaya alışmış olan kesimin bir beklentisi olabilirmi sorusunu da akıllara getirmektedir.