İslam aleminin büyük çoğunluğunun mensubu olduğu Ehlisünnet ekolüne ait dört mezhep için, galiba çoğunluk olduğu için olsa gerek İslamın dört hak mezhebi denilmesi tevhidsel bilinç üzerine bina edilmesi gereken imanı zedeleyen talihsiz bir ifade olup, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’e büyük bir saygısızlıktır.

Ehlisünnet ekolünün dört mezhebi arasında birinin helal dediğine diğerinin haram demesi çelişkilerine rağmen şia ekolünü islamdan saymayıp müslümanların dört hak mezhebidir denmesi akıllara zarar çelişkiler silsilesinin ana sebebi olup aynı zamanda hak olan tek kaynak Kur’an-ı Kerim’e ortak koşmaktır.

Hiçbir itikadi ekol ve bu ekollerin alt kolları olan mezheplere kesinlikle “hak mezhep” diyemeyiz. Hak olan sadece Kur’an-ı Kerim’dir. Diğer hak denilen, hak olduğu iddia edilen argümanlar, mezhep imamlarının ya da müctehid alimlerin hata payı bulunan beşeri ictihatlarıdır.

Öyle etkili bir narkozdur ki “atalar dini narkozu” , tam tamına oniki asırlık bir süreyle İslam alemini tüm zamanların en uzun uykusuna yatırmıştır…
Gelenek ve taklitsel mezhep öğretileri üzerine bina edilmiş alışılmış dinin Allah’ın Kur’an ile indirdiği gerçek din zannedilmesiyle oluşan ”atalar dini narkozu”, toplumun alışık olmadığı Kur’an-ı Kerim’e karşı otomatik savunma refleksi oluşturmakta, ve insanların neleri bilmediğinin farkında olmaması, bu narkozun parçalanmasına sebep olan sebepler silsilesinin ana sebebini teşkil etmektedir.
 
İnsanların gerçekleri ayırt edememelerinin bir başka alt sebebi ise, kendi sorumluluklarını hocalara yüklemeleridir. Hocaların büyük çoğunluluğun da bu durumdan şikayetçi olmamaları hatta meşru kabul etmeleri bu narkozun etkisini artırıp insanların uyanmasına iyice engel olmaktadır.
 
Ayrıca bu narkoz, hocaların da büyük çoğunluğunu içine almasıyla durumu daha da içinden çıkılamaz hale getirmektedir. Neresinden bakarsanız bakın gelişmelerin büyük çoğunluğu iblisin lehine işlemekte olup, işin en üzücü yanı ise,
 
“Ne kandıran kandırdığının, ne de kandırılan kandırıldığının farkında olmadığıdır”.

İnsan sözü hadislerle Allah kelamı vahyi kıyaslamak iman açısından tehlike arz eden şirk’in ayak sesleri olup, bu tür vesveseler şeytanın size farkettirmeden nefsinize fısıldayışlarıdır. Kur’an-ı Kerim kendinden önceki ilahi kitapları, yani vahyin tümünü tasdikleyip güncellediği ve yüce İslam dininin son kitabı olduğu için kıyamete kadar korunması gerekmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in korunması insanların insiyatifine bırakılmayıp bizzat Alemlerin Rabbi Yüce Allah’ın tasarrufu ve kontrolü altındadır.Yaşam gezegeni dünya, atmosferi sayesinde aşırı ısınmasından ve soğumasından, uzayın radyasyonundan, uzayda başıboş gezen göktaşı, meteor v.s den nasıl korunmakta ise, aynı şekilde insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak ”insanlığı adam etmek” için dizayn edilip, ”Dirilere Yaşam Klavuzu” olarak indirilen Kur’an-ı Kerim de kendine özel atmosferi sayesinde korunmaktadır.

Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir. Şüphesiz bu, değerli bir Kur’ân’dır, korunmuş bir kitaptadır. Onunla ancak manen temiz olanlar iletişim kurabilir. Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Şimdi siz, böyle bir söze mi leke süreceksiniz? Hakikati yalanlamayı günlük gıdanız olarak mı görüyorsunuz? 56.Sure/Vakıa/75,76,77,78.79,80,81,82

Tam bir felaket !
 
Bırakın Kur’an bütünlüğünü, bırakın ayeti konu bağlamından koparmayı, ayetinde yarısından fazlasını makaslayıp kesip atmak suretiyle güya peygamberi Allah’ın dinine ortak edecekler, olacak iş değil !
 
Ayetin tamamı;
 
Allah’ın fethedilen ülkeler halkından ”Resulüne” verdiği ganimetler, Allah, ”Resul”, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Bu taksim, malların içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaması içindir. ”Resul size ne verdiyse onu alınız, size ne yasakladıysa ondan da sakınınız. Allah’a saygılı olunuz, çünkü Allah’ın azabı çetindir.” 59.Sure/Haşr/7
 
Haşr 7. ayetin büyük çoğunluğunu makaslayıp gizleyerek sadece şu kısmını paylaşıp ayetin tamamı gibi izlenim vermekteler !
 
”Peygamber size ne verdiyse onu alınız, size ne yasakladıysa ondan da sakınınız. 59.Sure/Haşr/7
 
Korkunç bir durum, olacak iş değil !!!
 
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyenler ve ona karşılık biraz çıkar sağlayanlar var ya, onlar karınlarına sadece ateş doldururlar. Allah Kıyamet günü onlarla konuşmaz. Onları aklamaz. Onlara acı bir azap vardır.” 2.Sure/Bakara/174

Aslında mesele, Allah’ın Resulü ve Nebilerin sonuncusu Muhammed’in parmağıyla işaret ettiği Kur’an’a bakılmayıp O’nun parmağına odaklanmak suretiyle parmağını kutsallaştırmaktan ibaretti.

Meselenin diğer bir ayağı da, Allah’ın Resulü Muhammed’in yepyeni bir din getirdiği algısıyla başlamıştı.

Oysa O, tahrif edilip bozulan Allah’ın tek dini İslamı, İslam dininin son uzantısı kitap olan Kur’an üzerinde güncelleyip onarmak üzere seçilmişti.

Oysa O, yirmiüç yıl boyunca Kur’an uğruna verdiği büyük mücadelede gösterdiği amansiz direniş, işittiği hakaretler, çektiği ruhsal ve bedensel çileler, ileride ölülere okunacak bir kitap için değildi.

Oysa Kur’an-ı Kerim, yaşayan ölüleri, canlı cenazeleri diriltmek suretiyle insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak ”insanlığı adam etmek” için dizayn edilip, ”Dirilere Yaşam Klavuzu” olarak indirilmişti.

Can çıkmadan huy çıkmaz mı?
 
Can çıkmadan da huy çıkar! Hem de öyle bir çıkar ki! Tam teslimiyet ve güvenle, büyük bir heyecan ve merakla Kur’an ayetlerinin tefekkürü ve dosdoğru kılınan namaz, bunun yegane çözümüdür, psikologlar değil!…
 
Hiçbir sosyal danışman, psikolog veya aile danışmanı, ruhsal bedene Kur’an-ı Kerim kadar hükmedemez, hatta kıyaslama bile yapılamaz.
 
En doğru yaşam koçu; yaşamın yaratanı, yerde ve uzayda yegane tasarruf sahibi, Kendisinden Başka İlah Olmayan Alemlerin Rabbi, Kainatın Tek Efendisi Yüce Allah’ın insanı adam etmek için indirdiği kitaptır.
 
Başka bir ifadeyle en sağlam sosyal danışman, Rabbimizin insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarma amacıyla, dirilere yaşam kılavuzu olarak indirdiği kitabı toplumsal yaşama senkronize etmekten başka bir şey değildir.

Teravih namazı; Nafile bir namaz olmasına rağmen, farz namazlarında bomboş olan camileri ramazan aylarında hınca hınç, tıka basa doldurup, halkın çoğunu teravihi en hızlı kıldıran ”Jet imamlar”ın peşinde koşturduğu nafile bir namazdır.

Kıyamda imamın çok aşırı hızda okuduğu Fatiha ve diğer zikirlerin anlamlarını, imamın ve cemaatin düşünüp tefekkür edemeden imam eşliğinde apar topar ruku ve secdeye gidilip, bir saniyede 3 defa ”Subhanı Rabbiyel Ala” denilip roket gibi kıyama kaldıran, yirmi rekatın sonunda selam verilip vitre başlamadan önce okunup üç defa tekrar edilen salavat anında ruhsal bedenlerde hissedilen çok şükür bugün de bitirdik mutluluğunu mimiklere de yansıtan nafile bir namazdır.

Hatta nafile bile değil, zira Allah’ın Resulü döneminde hiçbir zaman cemaatle kılınmadığı, Allah’ın Resulünün gece namazı olarak evinde kıldığı alimler tarafından bilinmesine rağmen bidat olduğu dile getirilmeyen, bidat bir namaz olduğu için camide cemaatle kılınması yanlış olan bir namazdır.

Meğer bize yıllarca, Allah’ın şeriatı diye anlatılıp tanıtılan şeriat, aslında Allah’ın şeriatı, Kur’an-ı Kerim’in şeriatı değilmiş. Bizim de yıllarca savunuculuğunu yaptığımız şeriat, insanların kendi elleriyle yazdıkları beşeri rivayet ve fikirlerden olusan itikadi ekol ve mezhepler üzerine kurulu, Kur’an-ı Kerim’e ters düşen, insanlara din adı altında baskı uygulayan, Kendisinden başka İlah olmayan Alemlerin Rabbi, Kainatın Tek Efendisi Yüce Allah’ın insanlara tanıdığı özgür imtihan iradesine ambargo koymak suretiyle, ibadetleri Allah sevgisi ve korkusu için değil devletin dayatmalarıyla yaptıran, itikadi ekolüne, fırkasına, geleneksel mezhep inanışlarına göre farklılık gösteren değişik yönetim modelleri olan, Allah’a din öğretmeye kalkanların uydurduğu tam bir tağut sistemidir.

Her ne kadar mezhebi fikir ürünlerinden oluşan tağuti yönetim modellerini Alllah’ın şeriatı zannedilmesini eleştirsem de, Türkiye’de uzun yıllar müslüman halka kan kustururcasına dinini rahatça yaşama özgürlüğüne kelepçe takıp pranga vuran kemalizm sosuna batırılmış yarı laik yönetim modelini de eleştirmemek haksızlık olur diye düşünmekteyim .Müslümanların laiklik zannettikleri devlet yapısı aslında yarı laik yarı kemalizmdir.

Ülkemde son 10 yıl öncesine kadar 80 yıl boyunca azınlık bir grubun ortaçağ avrupasını aratmayan kendi ideolojileriyle oluşturduğu, kendi dayatmalarına göre dizayn ettiği adına sözde ” Laiklik” dedikleri Kur’an’ın yaşanma şartlarını, ancak laikliğe yani kemalizme ters düşmeyecek şekilde düzenlemeleri, özgürlüğün sadece laiklik/kemalizm sınırları içerisinde yaşanabileceğini zorbalıkla dayatmaları,”kamusul alan” örneğinde olduğu gibi Allah ‘a meydan okumaktır.

Bir Kur’an talebesi olarak, tevhidsel bilincin vermiş olduğu sorumlulukla, müslümanların birliğine engel olup ayrıştıran mezhebleri, fırkaları, tarikatları, cemaatleri eleştirip, bunların ürünleri olan bidat/hurafelerle, şirk unsurlarıyla mücadele eden yazılar yazdık. Samimiyet; Allah’ı birlemeye, tevhidsel bilinci zehirleyip insanın fıtrat kitabına kodlanan ”Allah’tan başka İlah yoktur” hakikatine ters düşen ne kadar şirk unsuru varsa ayırım yapmadan tamamını bir bütün olarak görmekle ifade edilebilir.

Bir kesimin şirk faaliyetlerini eleştirip, farklı bir kesimin aynı yol üzerinde bulunan şirksel eylemlerini görmezden gelmek, örtbas etmek suretiyle o kesime şirin görünmeye çalışmak, beğenilmeyi, korkuyu ve rızayı insanda aramak, apaçık bir ikiyüzlülüktür.

Dikilitaşlara insan şekli vermek suretiyle resmi kurumların önüne dikip, resimlerini çerçeveletip duvarlara asarak, rabıtanın farklı bir boyutunu farkettirmeden, ilkokuldan itibaren, psikolojik gelişimin ilk evrelerinden başlayarak bilincaltına enjekte edip, ilgili ders kitaplarının konularıyla da ruhsal bedenlere, beyinlerin etrafına görünmeyen demir ağlar örüp, ileride kırılması güç olacak zincirlerle çevirip kilitleyen, şeffaf kalplerin kararmasına sebep olan,

Bazen de ileri derecede küstahlaşıp; ” Olmasaydın olmazdık” , “O olmasaydı şimdi” diye başlayan, devamını ifade etmekten haya ettiğim cümleler kurup, insanların var olma bilincine hakaret eden, ruhsal zekasıyla dalga geçen, daha da farklı örnekleriyle de , Kendisinden başka İlah olmayan Alemlerin Rabbi, Kainatın Tek Efendisi, Büyük patlamanın Yegane Mühendisi Yüce Allah’a meydan okuyan cehalet, sapıklık, şirk argümanlarının kaynağı olan ideolojiyi de eleştiremiyorsak, saf Kur’ani sorumluluğu, duru tevhid bilincini, gerçek kulluk misyonunu, binaenaleyh; Sık sık okuduğumuz Fatiha suresinin, ” Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnızca senden yardım bekleriz” ayetlerini henüz kalbimize indirememiş, henüz anlayamamışız demektir.

Özellikle dinimi sorguluyorum demek suretiyle Kur’an ayetlerini ölçüsüzce sorgulayanlar, her yıl düzenlenen Rasulün kutlu doğum haftası etkinliklerini eleştirenler, bu ideolojiyi de sorgulayıp eleştiremiyorlarsa ters giden birşeyler var demektir…

KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI

”Kur’an müslümanlığı” da nereden çıktı ?

Müslüman müslümandır. Hem zaten Kur’an-ı Kerim’e inanmayan müslüman mı olur ? Kur’an’sız müslümanlık mı olurmuş canım? denilerek ”Kur’an müslümanlığı” tanımlaması eleştirilmektedir. Amma velakin;

Bu duruma zemin hazırlayan sebepler silsilesinin esasını teşkil eden ana sebep, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kesimin, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkarmak amacıyla indirilmiş bir hayat kitabı olan Kur’an- Kerim’i, daha da açık bir ifadeyle Kainatın Tek Efendisi Yüce Allah’ın insanlığı ”adam etmek” için dizayn edip, ”Dirilere Yaşam Klavuzu” olarak indirdiği kitabı anlamadan okumak suretiyle sevap kazanıldığını, aynı zamanda hasıl olan bu sevabın ölülere de bağışlanabileceğine inanıp Kur’anı bu sekilde anlamasıdır.

Öte yandan Kur’an dışı kaynakların hükümleri, toplumsal yaşamın hemen hemen tüm alanlarına nüfuz etmesiyle, Alemlerin Rabbi yüce yaratıcının kullarına verdiği fıtratsal zenginliği, kaliteli ahlaki açılımları ortaya çıkaramaması, doğru bilinen yanlışların, dine sonradan sokulan hurafelerin din zannedilmesiyle ortaya çıkan uydurulmuş dine müslümanlık denilmesi, ortaya mecburen ”Kur’an müslümanlığı” tanımlamasını getirmiştir.

İlk Kur’an müslümanı, ”Ben sadece bana vahyedilene uyarım” diyen Allah’ın Resulü ve Nebilerin sonuncusu Muhammed (A.S) idi, dolayısıyla onun dosdoğru yolunu takip etmek isteyenlerin Kur’an müslümanıyız demesi kadar daha doğal ne olabilir?

 

Ne yazık ki, uydurma hadis rivayetleriyle beslenen mezhep öğretileri üzerine kurulu geleneksel din inancıyla yetişen çoğumuzun, dinle ilgili düşünce yapısı hadis rivayetleriyle şekillendiği için, geçmişinde Kur’an ile gerçek manada tanışmamış beyinleri, kendilerini ”dosdoğru yola” iletecek hidayetin tek kaynağı Kur’an-ı Kerim’i okumadan önce şartlandırmaktadır.

İblîs, Öyle ise beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları saptırmak için senin ”dosdoğru yolunun” üstüne oturacağım dedi. 7.Sure/Araf/16

Bu şartlanma, yukarıdaki ayette bahsi geçen iblisin Rabbine; Beni azdırmana karşılık senin ”dosdoğru yolunun” üstüne oturacağım, yani Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasına envayi çeşit vesveselerle, uydurulmuş rivayetlerden oluşan binlerce yaldızlı sözlerle, ”ne kadar selavat o kadar huri masallarıyla”  mani olacağını and içerek bildirmesinin bir tecellisidir.

Kendisinde hiç şüphe olmayan bu kitap, sakınanları ”dosdoğru yola” ileten bir hidayet kaynağıdır. 2.Sure/Bakara/2

Ve ne yazık ki, hadis meallerine şüpheyle bakmayan, geleneksel mezhep öğretilerini sorgulamayan ve hatta büyük bir taasubla savunan insanlar Kur’an okusa bile ancak, beynine geçmişte kazınıp bilinçaltına yerleşen hadis mealleri, geleneksel mezhep öğretileri, ilmihal bilgileri sınırında düşünebilmekte ve dolayısıyla ”dosdoğru yol” olan Kur’an-ı Kerim’in ilahi mucizelerini görememektedirler.