Bir insan eğer dese ki; ben Kuran’a inanıyorum ama Buhari ve Tirmizi’nin yazdıklarına da Kuran’a inandığım gibi inanıyorum. Onların yazdıkları da hakikattir dese, o insan Allah ile beraber o şahıslara da kulluk etmiş olur.
 
Ya da, ben Kur’an meali okuyorum ama Elmalılı’dan başkasını okumam, sadece ona güvenirim dese yine aynı şekilde Allah’tan başkasını hatasız görüp, Allah’tan başkasına kutsiyet yüklediği için Allah ile beraber ona da kulluk etmiş olur. Bu kişi, Nebilerin hata yapmaya müsait olduklarına ve bazen de hata yaptıklarına inanmaz.
 
Eğer Nebilerin hata yaptığına inanırsa, hatasız olduklarına inandığı alimler devre dışı kalacaktır. Öte yandan, şeyhini gavsını hatasız gören bir insan da aynı şekilde Nebilerin hata yapmaya müsait olduklarına ve bazen de hata yaptıklarına inanmaz. Eğer Nebilerin hata yaptığına inanırsa şeyhi güme gider çünkü.

Acaba biz neye inandığımızı biliyor muyuz?
”Kuran ve sünnet ayrılmaz bir ikilidir” ben ehlisünnet müslümanıyım ve dosdoğru bir yoldayım diyen çoğunluğun içinde yer alan, ve o çoğunluğun da çoğunluğuna dahil olan birine sorsam ve desem ki;
 
Kuran ve sünnet diyorsun, hayatında bir kere bile Kuran’ı baştan sona kadar anlayarak okudun mu desem; yok ben yasin dinliyorum ramazan mukabelelerini takip ediyorum anlamadan okumak sevapmış, hatta her harfine 10 sevap yazılıyormuş, hocalar öyle söylüyor dese ben de buna gülsem gülmekte haksız mıyım?
 
İşin içinde Resulüllah’a iftira riski olması endişesiyle hadislere mesafeli olduğum için bana hadis inkarcısı diyen, hadis hadis diye yaygara koparan birine hayatında kaç tane hadis okudun desem, kaç çeşit hadis vardır desem kem küm ederse, ravi nedir, ravi zinciri nedir, muhaddis nedir desem susarsa, Kütüb-i Sitte nedir desem o nedir derse, İbni Mace desem o da kim ki, ismini ilk defa duyuyorum derse ve ben de tüm bunlara kahkahayla gülsem haksız mıyım?

Gerçek fedakarlık; insan gibi akıllı bir organizmanın farkındalık yetisi sınırları içerisinde bencillik duygusunu zehirlemesinin geniş boyut ve koordinatlı, gerek maddesel gerek ruhsal duygu ve düşüncelerini ince hesap ve ölçülerle sınırlandırmak suretiyle başkalarına adamaktan zevk alması, aranılan ve zor bulunan çok değerli bir hazinedir.
 
Fedakarlık; toplumsal yaşamın her alanında üretilebilen, toplumun en küçük kurumundan en büyük kurumlarına kadar genel anlam ifade eden, son derece kaliteli, son derece zenginlik ve renklilik içeren çok özel bir tanımlamadır…
 
Bu, her insana fıtratı gereği ruhsal bedenine yaratıcı tarafından kodlanmış, açığa çıkarılıp harekete geçirilmesi ise kişinin tercihine bırakılmış üst düzey bir yaşam tarzıdır. Bu, aynı zamanda Kur’an’da sıkca zikredilen “Salat” kümesine ait kaliteli bir ibadet çeşididir…

Düşünmeyi sevmeyen, düşünmek istemeyen, sorgulamaktan nefret eden, düşünülmüş herşeyi olduğu gibi kabul edip olduğu gibi alan, her duyduğuna inanan, her seslenene kulak verip peşinden koşan, körler kasabasında görmeyi idrak edemeyen ama’lar misali asla sorgulamaz ve bol bol teferrüat üretip şekilleri benimser.
 
Düşünsel fakirliğin, zihinsel tembelliğin farkında olmayan, analitik fikir, kritik düşünce, bakış açısı olmayan, çoğunluktan güç alıp çoğunlukla övünerek sürüyü örnek verip sürüyü savunur. !
 
Bunlar aynı zamanda çabuk sinirlenip öfke nöebetine girerler. Kendilerine ait olmayan duyumsal fikirleri alaycı ve aşağılayıcı sözlerle, küfür ve hakaretlerle harmanlayıp papağan gibi tekrarlayıp dururlar. Düşünmeden konuştukları için yorulmak nedir bilmezzler. Ne laftan anlarlar ne sözden, anlamadıkları için de çok konuşurlar…!

İslam alemi ilk üç asır hariç, bu döneme ”İslamın altın çağı” diyoruz, buna Fatih ve Kanuni dönemlerini de dahil edersek son onbir asırda, İslamın altın çağında bilim dünyasına yön veren müslüman bilimadalarının dünyada ses getiren buluşlarının ardından ortaya çıkarılan rivayetler, yavaş yavaş Kur’an’ın terkedilmesine zemin hazırlamıştır.
 
Zamanın çok hızlı aktığı ve yaşamın çok kısa olduğu dünya imtihanında ebedi yaşamın ebedi ahiret saadetini ilgilendiren dini hükümleri birkaç kişinin kaleme aldığı rivayetlerle, hadis eksenli ictihatlarla şekillendirip Kur’an’dan uzaklaşıp fırkalara ayrılmak suretiyle birbiriyle son derece çelişen ictihatlardan oluşan fikirleri, büyük çoğunluğu gereksiz teferruatların, ucu bucağı olmayan ciltler dolusu kaynakların oluşmasına sebep olarak dinin değişmez kuralları olarak kabul edilip, bunların gereksiz tartışmalarıyla geçirilen boş vakitler islam dünyasında düşünmeyen, üretmeyen bir insan profilini doğurmuştur.
 
Bu şablon fikirleri asırlarca kopyalayıp aktarmak suretiyle kendini güncelleyememiş, gelişememiş, bilim ve teknoloji üretememiş, batıya muhtaç kalmış iki milyara yakın müslüman ,dinin tek kaynağı Kur’an’ı anlamadan okuyup mezarlıklara terketmek suretiyle ölülere okunan bir kitap konumuna getirmiştir.
 
Malesef 15 asırlık islam alemini Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan alıkoyan sebep, hadis rivayetlerindeki ihtilaflarla boğuşurken Kur’an’ı arka plana atmak suretiyle Kuran’ı unutup Kur’andan uzaklaşmasıdır.Sonuç olarak ortaya, anlaşılmadan okunduğu için Kur’an’dan referans almayan, hurafe bataklığına dönen uydurma bir din çıkmıştır.
 
Kur’ansız müslümanlığın vermiş olduğu dalaletİn pratiğini, dünya gündeminden düşmeyen alem-i islamın bugünkü vahim durumu net olarak ispatlamaktadır.
 
CEZALANDIRILDIK ! ! !

Kur’an’la ilk tanıştığımda daha ilkolu bitirmemiştim. Babamla beraber cemaatle kıldığımız akşam ve yatsı namazlarından sonra imamın okuduğu 2 aşrı duyarak ezberlemiştim. Bunlar kısa olduğu için sıkılmıyordum. Ama mezarlıklarda okunan Yasin suresi ve ramazan aylarında okunan mukabeleler uzun olduğu için çok sıkılıyordum.
 
Neden sıkıldığımı bilmemekle beraber yoğun bir özeleştiri nöbetine girerek Allah’ın ayetlerinden sıkılmamam gerektiğini kendime kızarak telkin ederdim.İçinde bulunduğum bu sıkıntılı durumu yıllarca kimseye anlatamadım. Ancak 40 yaşına geldiğim zaman anladım ki, kendi dilinde düşünebilen biri olarak kendi dilimde okumadığım ve kendi dilimde dinlemediğim Kuran ayetlerini düşünmek istiyormuşum ve düşünemediğim için sıkılıp bunalıyormuşum…!

Alemlerin Rabbi Yüce Allah, her kuluna, Rasul/Nebileri hariç hiçbirini diğerinden ayırmadan eşit şartlarda ruhsal bedenlerine kodlamak suretiyle rengarenk değerler, olağanüstü güzellikler, kaliteli ahlaki açılımlar üzerine kurulu zenginlikler vermiştir.
 
İnsanların bireysel tercihlerine bağlı olarak, sorgulama, gayret ve çabaları doğrultusunda samimi taleplerle dolu içten dualarıyla beraber, emeklerinin neticesine göre bu olağanüstü güzellikler Allah’ın yardımıyla kendiliğinden ortaya çıkmaktadır…
 
Yüce Allah’ın insanlara bir senaryo yazmak suretiyle herkese bir rol dağıttığını ve herkesin kendi üzerine düşen bu rolü oynadığını söylemek, yani toplum olarak bilinen kader inancı ya da alınyazısı denilen düşünce kavramı Yüce Allah’a iftiradan başka birşey değildir.
 
Kuran ile örtüşmeyen ve akıllara zarar çelişkiler silsilesi bu düşünce tarzı, aynı zamanda Mekke müşriklerinden günümüze kadar uzanan, hatta iyi niyetli samimi müslümanların dahi kalbinde yer bulabilmiş Kuran’i referansı olmayan din ve yaşam karışımı aykırı bir paradigma zemini üzerinde müslümanları tembelliğe iten bir sosyal yapıtaşı olmuştur…

O’NU TANIMAK

allahİnsan, Alemlerin Rabbi Yüce Allah’ı Kur’an’ın tanımladığı kadar öğrenip, aklının sınırları kadar kavrayıp kalbinin berraklığı kadar tanıyabilir. O’nu hakkıyla anmak, O’na hakkıyla hamd edip O’nu hakkıyla övüp yüceltmek, O’nun karşısındaki acziyeti hakkıyla idrak edip ifade etmek, O’ndan gelen sıkıntılara hakkıyla sabredip şükretmek , O’nu tüm noksan sıfatlardan tenzih edip O’na olması gereken korku ve sevgiyi, aşkı ve muhabbeti hakkıyla idrak ve icraa etmek mümkün değildir.

Allah’ın bilinen en büyük tasarımı olan ve yeryüzüne halife olarak yaratılan insanoğlu, ve diğer yaratılmışların tümü O’nun sonsuz şefkat ve merhametine, sonsuz kudret ve koruma tasarrufuna muhtaçtır. O’nun nimetleri saymakla bitirilemeyeceği gibi, O’nun sonsuz ilmine duyulan hayranlık ve acziyeti hakkı olan seviyeye çıkarmanın mümkünatı da olmayıp hiçbir şekilde de tasavvur edilemez.

O’nun sonsuz ilmine olan mesafe; “Dünyanın tüm kitaplarının içine doldurulduğu devasa bir kütüphaneye bırakılan yeni emeklemeye başlamış küçük bir bebeğin etrafındaki devasa kitap dağlarına şaşkın şaşkın bakması gibidir”. Bu kıyaslama bile acziyet üzerine kurulu sembolik bir tanımlama olup son derece yetersiz ve ucuz bir benzetmedir. İnsanın Allah’ı tanıması; insanın en derin tefekkürle kendi özbenliğini tanıması kadardır…!

“Onlar, Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar. Allah güçlüdür, Aziz’dir (kimse, hükmüne karşı koyamaz).” (Hacc: 74)

Ne garip değil mi?

20. yüzyılın dünya çapında yapılan savaşlarından ikincisi ve sonuncusu olan ikinci dünya savaşı sonrası Almanya’sında taş taş üstünde kalmamış adeta Konya ovası gibi dümdüz olmuştu. O tarihlerde Osmanlı devletinin mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti devleti kendini yeni yeni toparlarken yavaş yavaş da kalkınmaya başlamıştı. 1945 den 1970 lere kadar bir anda sanki Osmanlı devletinin hızlandırılmış gerileme dönemine benzer bir şeyler olmuştu. Çok basit bir ekonomik kalkınma örneği olarak; 1970 lerde ülkemizin ilk defa televizyonla tanışması, 1945 li yıllarda bizden çok geride olan Almanya’nın 1970 lerde renkli televizyona geçiş yaptığı sırada Almanya’nın artık kullanmadığı siyah beyaz televizyonlarını ihraç etmemizle gerçekleşmişti.

Kısa ve özet olarak 2000’li yıllara gelinceye kadar emperyal güçlerin direktifleriyle gerçekleşen cunta darbeleri, derin devlet yapılanmaları ve ulusalcı kemalist akımının doğurduğu yoğun terör dalgaları eşliğinde dünyadan kopuk, güçlü bilim ve teknoloji üretemeyen, güçlü siyaset üretemeyen ve emperyal bir güç olma iddası olmayan, içine kapanık genel konjonktürüyle küçük bir devlet gibi, daha da önemlisi %99 müslüman olan halkının diniyle barışık olmayan siyasetinden asla taviz vermeyen katı ve yerleşik rejimiyle beraber gerileye gerileye 2000 li yıllara kadar gelmiştik.

100 yıl önce batının ”hasta adam” dediği Osmanlı’nın mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti devleti, son 15 yılda huzur, barış, medeniyet açımlamalarıyla dünyaya hükmeden küresel geçmişini hatırlayıp eski tarihindeki gibi emperyal bir aktör olma kararlılığını belli edince, küresel oligarşinin topyekün saldırısıyla karşı karşıya kalmıştır.

Siyasi gruplaşma sapkınlıkları, takım particiliği holiganizmi ve fanatik saplantılardan oluşan ayrıştırıcı toplumsal nefret söylemlerine bir son verilip tek vücutta birleşme sinerjisiyle uyanmak gerekmiyor mu artık? Ülkenin her bireyi milli düşünüp kafasının etrafına örülen birbirinden farklı ”demir ağları” söküp atmak suretiyle bu sefer gerçek olarak topyekün, ” Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” sloganını real harekete dünüştürüp icraat olarak ta eyleme geçirilmesi gerekmektedir.

Kıyamete kadar uyumanın da bir alemi yok artık..!