Kur’an’la ilk tanıştığımda daha ilkolu bitirmemiştim. Babamla beraber cemaatle kıldığımız akşam ve yatsı namazlarından sonra imamın okuduğu 2 aşrı duyarak ezberlemiştim. Bunlar kısa olduğu için sıkılmıyordum. Ama mezarlıklarda okunan Yasin suresi ve ramazan aylarında okunan mukabeleler uzun olduğu için çok sıkılıyordum.
 
Neden sıkıldığımı bilmemekle beraber yoğun bir özeleştiri nöbetine girerek Allah’ın ayetlerinden sıkılmamam gerektiğini kendime kızarak telkin ederdim.İçinde bulunduğum bu sıkıntılı durumu yıllarca kimseye anlatamadım. Ancak 40 yaşına geldiğim zaman anladım ki, kendi dilinde düşünebilen biri olarak kendi dilimde okumadığım ve kendi dilimde dinlemediğim Kuran ayetlerini düşünmek istiyormuşum ve düşünemediğim için sıkılıp bunalıyormuşum…!

Alemlerin Rabbi Yüce Allah, her kuluna, Rasul/Nebileri hariç hiçbirini diğerinden ayırmadan eşit şartlarda ruhsal bedenlerine kodlamak suretiyle rengarenk değerler, olağanüstü güzellikler, kaliteli ahlaki açılımlar üzerine kurulu zenginlikler vermiştir.
 
İnsanların bireysel tercihlerine bağlı olarak, sorgulama, gayret ve çabaları doğrultusunda samimi taleplerle dolu içten dualarıyla beraber, emeklerinin neticesine göre bu olağanüstü güzellikler Allah’ın yardımıyla kendiliğinden ortaya çıkmaktadır…
 
Yüce Allah’ın insanlara bir senaryo yazmak suretiyle herkese bir rol dağıttığını ve herkesin kendi üzerine düşen bu rolü oynadığını söylemek, yani toplum olarak bilinen kader inancı ya da alınyazısı denilen düşünce kavramı Yüce Allah’a iftiradan başka birşey değildir.
 
Kuran ile örtüşmeyen ve akıllara zarar çelişkiler silsilesi bu düşünce tarzı, aynı zamanda Mekke müşriklerinden günümüze kadar uzanan, hatta iyi niyetli samimi müslümanların dahi kalbinde yer bulabilmiş Kuran’i referansı olmayan din ve yaşam karışımı aykırı bir paradigma zemini üzerinde müslümanları tembelliğe iten bir sosyal yapıtaşı olmuştur…

O’NU TANIMAK

allahİnsan, Alemlerin Rabbi Yüce Allah’ı Kur’an’ın tanımladığı kadar öğrenip, aklının sınırları kadar kavrayıp kalbinin berraklığı kadar tanıyabilir. O’nu hakkıyla anmak, O’na hakkıyla hamd edip O’nu hakkıyla övüp yüceltmek, O’nun karşısındaki acziyeti hakkıyla idrak edip ifade etmek, O’ndan gelen sıkıntılara hakkıyla sabredip şükretmek , O’nu tüm noksan sıfatlardan tenzih edip O’na olması gereken korku ve sevgiyi, aşkı ve muhabbeti hakkıyla idrak ve icraa etmek mümkün değildir.

Allah’ın bilinen en büyük tasarımı olan ve yeryüzüne halife olarak yaratılan insanoğlu, ve diğer yaratılmışların tümü O’nun sonsuz şefkat ve merhametine, sonsuz kudret ve koruma tasarrufuna muhtaçtır. O’nun nimetleri saymakla bitirilemeyeceği gibi, O’nun sonsuz ilmine duyulan hayranlık ve acziyeti hakkı olan seviyeye çıkarmanın mümkünatı da olmayıp hiçbir şekilde de tasavvur edilemez.

O’nun sonsuz ilmine olan mesafe; “Dünyanın tüm kitaplarının içine doldurulduğu devasa bir kütüphaneye bırakılan yeni emeklemeye başlamış küçük bir bebeğin etrafındaki devasa kitap dağlarına şaşkın şaşkın bakması gibidir”. Bu kıyaslama bile acziyet üzerine kurulu sembolik bir tanımlama olup son derece yetersiz ve ucuz bir benzetmedir. İnsanın Allah’ı tanıması; insanın en derin tefekkürle kendi özbenliğini tanıması kadardır…!

“Onlar, Allah’ı gereği gibi tanıyamadılar. Allah güçlüdür, Aziz’dir (kimse, hükmüne karşı koyamaz).” (Hacc: 74)

Ne garip değil mi?

20. yüzyılın dünya çapında yapılan savaşlarından ikincisi ve sonuncusu olan ikinci dünya savaşı sonrası Almanya’sında taş taş üstünde kalmamış adeta Konya ovası gibi dümdüz olmuştu. O tarihlerde Osmanlı devletinin mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti devleti kendini yeni yeni toparlarken yavaş yavaş da kalkınmaya başlamıştı. 1945 den 1970 lere kadar bir anda sanki Osmanlı devletinin hızlandırılmış gerileme dönemine benzer bir şeyler olmuştu. Çok basit bir ekonomik kalkınma örneği olarak; 1970 lerde ülkemizin ilk defa televizyonla tanışması, 1945 li yıllarda bizden çok geride olan Almanya’nın 1970 lerde renkli televizyona geçiş yaptığı sırada Almanya’nın artık kullanmadığı siyah beyaz televizyonlarını ihraç etmemizle gerçekleşmişti.

Kısa ve özet olarak 2000’li yıllara gelinceye kadar emperyal güçlerin direktifleriyle gerçekleşen cunta darbeleri, derin devlet yapılanmaları ve ulusalcı kemalist akımının doğurduğu yoğun terör dalgaları eşliğinde dünyadan kopuk, güçlü bilim ve teknoloji üretemeyen, güçlü siyaset üretemeyen ve emperyal bir güç olma iddası olmayan, içine kapanık genel konjonktürüyle küçük bir devlet gibi, daha da önemlisi %99 müslüman olan halkının diniyle barışık olmayan siyasetinden asla taviz vermeyen katı ve yerleşik rejimiyle beraber gerileye gerileye 2000 li yıllara kadar gelmiştik.

100 yıl önce batının ”hasta adam” dediği Osmanlı’nın mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti devleti, son 15 yılda huzur, barış, medeniyet açımlamalarıyla dünyaya hükmeden küresel geçmişini hatırlayıp eski tarihindeki gibi emperyal bir aktör olma kararlılığını belli edince, küresel oligarşinin topyekün saldırısıyla karşı karşıya kalmıştır.

Siyasi gruplaşma sapkınlıkları, takım particiliği holiganizmi ve fanatik saplantılardan oluşan ayrıştırıcı toplumsal nefret söylemlerine bir son verilip tek vücutta birleşme sinerjisiyle uyanmak gerekmiyor mu artık? Ülkenin her bireyi milli düşünüp kafasının etrafına örülen birbirinden farklı ”demir ağları” söküp atmak suretiyle bu sefer gerçek olarak topyekün, ” Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” sloganını real harekete dünüştürüp icraat olarak ta eyleme geçirilmesi gerekmektedir.

Kıyamete kadar uyumanın da bir alemi yok artık..!

Tesettür; erkek ve kadının, cezbedici, dikkat çekici yönlerini örten, islah eden kamufle eden genel bir kavram olup, erkek ve kadının, hem ruhsal hem de maddesel bedeninin örtüsünü akıl ve haya ile harmanlayıp kalbine onaylatmasıdır…Ne yazık ki tesettürü, sadece kadına özgü bir kavrammış gibi algılanan ve algılatılan erkeği tesettürün dışında tutan bu genel toplumsal bilinç, Kuran ile yeteri kadar ilgilenmeyen alimlerin Kuran dışı kaynakları referans almaları ve bu doğrultuda verdikleri fetvalardır.

Kuran’da erkeğin tesettüründen bahseden ayetin (Nur/30), kadının tesettüründen bahseden ayetin (Nur/31) bir öncesinde zikredildiğini, belki de Kuran’da erkeğin tesettürüyle ilgili bir konu olduğunu dahi toplumun büyük çoğunluğu bilmemektedir. Bir başka ilginçlik örneği, ve aynı zamanda bir davranış bozukluğu olan konu ise, toplumumuzda kadının tesettürünü sık sık dile getirip tartışanların büyük çoğunluğunu erkeklerin oluşturmasıdır… Aslında mesele erdemli olmak, ya da toplumsal genel jargonla ”adam gibi adam” olabilmektir.

Erdemli olmak ya da,“Adam gibi adam olmak” ; Öncelikle kadın ve erkek cinsiyetinden bağımsız bir tanımlama olup, Kur’an da, yeryüzünde vakarla yürüyen Rahman’ın has kulları, salih amel sahipleri, emrolunduğu gibi dosdoğru olan takva ehli muttakiler olarak zikredilen, toplumsal yaşam alanlarındaki genel insan profilinin kalite değerini en üst düzeye taşımanın genel bir söylemidir..

Selam ve muhabbet onların üzerine olsun….

”Rabbinize alçak gönülle ve yüreğinizin ta derinliklerinden gelerek dua ediniz. Doğrusu O, haddi aşanları sevmez.” (7.Sure/Araf/55)
 
Bizi muhatap kabul edip adam yerine koymak suretiyle yaratmaya tenezzül eden Rabbimize dua ederken, taleplerimizi dile getirirken içmeden sarhoş misali, gayri samimi, ne dediğimizi bilmeden, son derece bilinçsiz, anlamadığımız bir dilde dua edip yardım talebinde bulunmamız, yukarıdaki ayette Rabbimizin buyurduğu gibi ”yüreğimizin ta derinliklerinden” gelerek yapılmış bir dua olur mu?
 
Sanki karşımızda, Kendisinden Başka İlah Olmayan Alemlerin Rabbi, Kainatın Tek Efendisi Yüce Allah yokmuş, adeta başkaları tarafından programlanmış bir robot varmış gibi davranıp insanlar tarafından uydurulmuş bir takım sayılar adedinde bir takım sözleri tekrar etmek suretiyle, sanki şifreli bir kasayı açmak ister gibi Rabbimize dua etmek yukarıdaki ayeti kerimeyle çelişmez mi?

İnsanın akletme yetisini zehirleyip adeta maymuna çevıren şirk hastalığı, bütün kötülüklerin anasıdır. Uluslararası gündemin zirvesine oturan ve inmeye de niyeti olmayan İslam toplumlarının perişan ve zelıl hali, akıllara; “ALLAH müıslümanları sevmiyor mu” sorusunu getirmektedir.

Geçen yıl hac döneminde meydana gelen vinç kazası ve şeytan taşlama olaylarında beşbinden fazla kişinin helak olması, oldukça düşündürücü ve öğüt verici bir ders değilmi? İslam alemine gönderilen bela ve musibetler, Allah’ın müslümanları sevmediğini, onlara kızıp gazaba geldiğini açıkça göstermektedir.

Zira müslüman toplumları, Allah ile beraber peygamberi, sahabeleri ve alimleri de kutsayıp, onları da yüceltmek suretiyle boğazına kadar şirk bataklığına gömülmüş durumdadır…!