Ne garip değil mi?

20. yüzyılın dünya çapında yapılan savaşlarından ikincisi ve sonuncusu olan ikinci dünya savaşı sonrası Almanya’sında taş taş üstünde kalmamış adeta Konya ovası gibi dümdüz olmuştu. O tarihlerde Osmanlı devletinin mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti devleti kendini yeni yeni toparlarken yavaş yavaş da kalkınmaya başlamıştı. 1945 den 1970 lere kadar bir anda sanki Osmanlı devletinin hızlandırılmış gerileme dönemine benzer bir şeyler olmuştu. Çok basit bir ekonomik kalkınma örneği olarak; 1970 lerde ülkemizin ilk defa televizyonla tanışması, 1945 li yıllarda bizden çok geride olan Almanya’nın 1970 lerde renkli televizyona geçiş yaptığı sırada Almanya’nın artık kullanmadığı siyah beyaz televizyonlarını ihraç etmemizle gerçekleşmişti.

Kısa ve özet olarak 2000’li yıllara gelinceye kadar emperyal güçlerin direktifleriyle gerçekleşen cunta darbeleri, derin devlet yapılanmaları ve ulusalcı kemalist akımının doğurduğu yoğun terör dalgaları eşliğinde dünyadan kopuk, güçlü bilim ve teknoloji üretemeyen, güçlü siyaset üretemeyen ve emperyal bir güç olma iddası olmayan, içine kapanık genel konjonktürüyle küçük bir devlet gibi, daha da önemlisi %99 müslüman olan halkının diniyle barışık olmayan siyasetinden asla taviz vermeyen katı ve yerleşik rejimiyle beraber gerileye gerileye 2000 li yıllara kadar gelmiştik.

100 yıl önce batının ”hasta adam” dediği Osmanlı’nın mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti devleti, son 15 yılda huzur, barış, medeniyet açımlamalarıyla dünyaya hükmeden küresel geçmişini hatırlayıp eski tarihindeki gibi emperyal bir aktör olma kararlılığını belli edince, küresel oligarşinin topyekün saldırısıyla karşı karşıya kalmıştır.

Siyasi gruplaşma sapkınlıkları, takım particiliği holiganizmi ve fanatik saplantılardan oluşan ayrıştırıcı toplumsal nefret söylemlerine bir son verilip tek vücutta birleşme sinerjisiyle uyanmak gerekmiyor mu artık? Ülkenin her bireyi milli düşünüp kafasının etrafına örülen birbirinden farklı ”demir ağları” söküp atmak suretiyle bu sefer gerçek olarak topyekün, ” Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” sloganını real harekete dünüştürüp icraat olarak ta eyleme geçirilmesi gerekmektedir.

Kıyamete kadar uyumanın da bir alemi yok artık..!

Tesettür; erkek ve kadının, cezbedici, dikkat çekici yönlerini örten, islah eden kamufle eden genel bir kavram olup, erkek ve kadının, hem ruhsal hem de maddesel bedeninin örtüsünü akıl ve haya ile harmanlayıp kalbine onaylatmasıdır…Ne yazık ki tesettürü, sadece kadına özgü bir kavrammış gibi algılanan ve algılatılan erkeği tesettürün dışında tutan bu genel toplumsal bilinç, Kuran ile yeteri kadar ilgilenmeyen alimlerin Kuran dışı kaynakları referans almaları ve bu doğrultuda verdikleri fetvalardır.

Kuran’da erkeğin tesettüründen bahseden ayetin (Nur/30), kadının tesettüründen bahseden ayetin (Nur/31) bir öncesinde zikredildiğini, belki de Kuran’da erkeğin tesettürüyle ilgili bir konu olduğunu dahi toplumun büyük çoğunluğu bilmemektedir. Bir başka ilginçlik örneği, ve aynı zamanda bir davranış bozukluğu olan konu ise, toplumumuzda kadının tesettürünü sık sık dile getirip tartışanların büyük çoğunluğunu erkeklerin oluşturmasıdır… Aslında mesele erdemli olmak, ya da toplumsal genel jargonla ”adam gibi adam” olabilmektir.

Erdemli olmak ya da,“Adam gibi adam olmak” ; Öncelikle kadın ve erkek cinsiyetinden bağımsız bir tanımlama olup, Kur’an da, yeryüzünde vakarla yürüyen Rahman’ın has kulları, salih amel sahipleri, emrolunduğu gibi dosdoğru olan takva ehli muttakiler olarak zikredilen, toplumsal yaşam alanlarındaki genel insan profilinin kalite değerini en üst düzeye taşımanın genel bir söylemidir..

Selam ve muhabbet onların üzerine olsun….

”Rabbinize alçak gönülle ve yüreğinizin ta derinliklerinden gelerek dua ediniz. Doğrusu O, haddi aşanları sevmez.” (7.Sure/Araf/55)
 
Bizi muhatap kabul edip adam yerine koymak suretiyle yaratmaya tenezzül eden Rabbimize dua ederken, taleplerimizi dile getirirken içmeden sarhoş misali, gayri samimi, ne dediğimizi bilmeden, son derece bilinçsiz, anlamadığımız bir dilde dua edip yardım talebinde bulunmamız, yukarıdaki ayette Rabbimizin buyurduğu gibi ”yüreğimizin ta derinliklerinden” gelerek yapılmış bir dua olur mu?
 
Sanki karşımızda, Kendisinden Başka İlah Olmayan Alemlerin Rabbi, Kainatın Tek Efendisi Yüce Allah yokmuş, adeta başkaları tarafından programlanmış bir robot varmış gibi davranıp insanlar tarafından uydurulmuş bir takım sayılar adedinde bir takım sözleri tekrar etmek suretiyle, sanki şifreli bir kasayı açmak ister gibi Rabbimize dua etmek yukarıdaki ayeti kerimeyle çelişmez mi?

İnsanın akletme yetisini zehirleyip adeta maymuna çevıren şirk hastalığı, bütün kötülüklerin anasıdır. Uluslararası gündemin zirvesine oturan ve inmeye de niyeti olmayan İslam toplumlarının perişan ve zelıl hali, akıllara; “ALLAH müıslümanları sevmiyor mu” sorusunu getirmektedir.

Geçen yıl hac döneminde meydana gelen vinç kazası ve şeytan taşlama olaylarında beşbinden fazla kişinin helak olması, oldukça düşündürücü ve öğüt verici bir ders değilmi? İslam alemine gönderilen bela ve musibetler, Allah’ın müslümanları sevmediğini, onlara kızıp gazaba geldiğini açıkça göstermektedir.

Zira müslüman toplumları, Allah ile beraber peygamberi, sahabeleri ve alimleri de kutsayıp, onları da yüceltmek suretiyle boğazına kadar şirk bataklığına gömülmüş durumdadır…!

Kur’an ayetlerin nüzul sebebi okuyan insanların bizzat kendileridir. Kur’an ayetlerini bugüne taşıyamazsak, kıyamete kadar korunacak olan ve hükümleri de kıyamete kadar geçerli olacak olan bu evrensel kitabı, 1400 yıl önceki Mekke ve Medine sokaklarına hapsedip adeta bir tarih ansiklopedisine çevirmiş oluruz.

Sonra da o ayet hristiyanlara inmiş bizi bağlamaz, bu ayet yahudilere inmiş bizimle ilgisi yok, şu ayet müşriklere inmiş biz müşrik miyiz deriz. Zaten kitabın büyük çoğunluğu da kıssalara ayrılmış.

Peki müslümanlara ne kaldı? Bize ne inmiş? Bu kitabı müslümanlar okumuyor mu? Kur’an indiği dönemde kitap ehline ve müşriklere inen ayetlerin tamamına bugün müslümanlar da muhataptır. Zira biz müslümanlar da kitap ehlinin son uzantıları olarak kitap ehline dahil olmuş bulunmaktayız.

Hayır! Sadece, biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz, derler. Senden önce uyarıcı gönderdiğimiz bütün beldelerin şımarıkları da aynı şekilde, “Şüphesiz biz babalarımızı bir yol üzerinde bulduk, biz de onların izlerini takip ediyoruz” demişlerdi. (43.Sure/Zuhruf/22,23)

Kur’an-ı Kerim’de, insanlık tarihi boyunca insanların pek azı hariç , çoğunluğun akletmediği, çoğunluğun yalancı olduğu, çoğunluğun nankör olduğu, çoğunluğun şirk koşarak iman ettiği bildirilmektedir. Bu tarih, helak edilen eski kavimlerden beri tekerrür edip, günümüze kadar uzanan insanlığın genel bir inanç profilidir. Alemlerin Rabbi Yüce Allah’ın seçtiği hiç bir Resul, Allah’a inanmayan bir topluma gönderilmemiş, bilakis Allah’a inanan ancak O’na şirk koşarak iman eden toplumlara gönderilmiştir.

Öteden beri Resullere gösterilen genel itiraz ve direnişler, gönderildikleri toplumun yerleşik atalar dinine körü körüne bağlanmaları neticesinde gösterilen genel refleksi bir savunma olup, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen örneklerinden; “Biz atalarımızdan böyle görmedik, atalarımızın gittiği yoldan asla dönmeyiz, Allah’ın dosdoğru yolu atalarımızdan öğrendiklerimizdir, sen büyülenmişsin, şairsin, kafamızı karıştırma” v.s gibi söylemlerle bildirilmektedir.

Hiçbir insan sırf şirk olsun diye Allah’a şirk koşmaz. Allah’a şirk koşan bir insan, Allah rızası için Allah’a şirk koşar. Yani Allah rızası için birşey yaptığını düşünür. Atalarının dosdoğru yolda olduklarından şüphesi olmadığı için atalarından gelen inanışları Allah’ın emri kabul edip, atalarından gelen dini hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan körü körüne inanıp Kur’an ayetlerini umursamaz…

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyunuz” dendiğinde, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları akıllarını kullanamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler de mi? (2.Sure/bakara/170

İki yıl önce İran’da çekilen ve Türkiye’de henüz vizyona girmeyen ”Allah’ın Elçisi Muhammed” isimli İran yapımı sinema filminde, Resulüllah’ın arka profilden canlandırılmasını sert bir şekilde eleştiren Mısır ve Katar’lı din adamları, filmin yönetmenini uyarıp İran’a filmin yasaklanması talebinde bulunmuşlar.

Yüce Allah’ın İnsanlara elçi olarak insanlar arasından seçtiği ve insanlara örnek gösterdiği bir insanın müslümanlar tarafından filmlerde arka profilden görünmesine dahi tahammül edilememesi, İslam toplumunun bilinçaltında onun örnek alınamayacak kadar kutsal bir varlık, yarı insan yarı tanrı gibi algılamasının dışa vurumu, onun insanlar arasından soyutlanıp semaya yükseltilerek arşı alaya çıkarıldığının bir yansımasıdır.

Ne zaman bir sinema filminde Muhammed Aleyhisselam’ın bedeni ve yüzü tam olarak canlandırıldığında İslam toplumundan ses çıkmazsa, o zaman Resul Muhammed’in de insanlar arasından seçilmiş bir insan olduğuna gerçekten inanılacaktır.

Alimlerimizden daha mı iyi biliyorsun? 1400 yıldır bu kadar insan, bu kadar alim bu dini yanlış biliyordu bir sen mi doğru biliyorsun? Denilmektedir.

İmamı Azam Ebu Hanife’nin şahsına kadar uzanan tarihi süreçte Kur’an ve akıl üzerine kurulu dini yalnızca Yüce Allah’a has kılan tevhid ehli müvahhidlerin hiç bitmediği tarihi kayıtlardan bilinmektedir. Öne çıkan bazılarından başta İmamı Azam Ebu hanife, Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal, Abdullah Chakralaw, Ghulam Ahmed Pervez , Dr. Muhammed Tevfik Sıdkî, Seyyid Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati, Malcolm X, milli şairimiz Mehmed Akif Ersoy, Ercümend Özkan v.s gibi önemli isimlerdir.

Yani 1400 yıldır bu dini doğru anlayan ve tevhidsel bilinci ön plana çıkarmak suretiyle Kur’an üzerinde yaşayanlar ve tebliğ edenler zaten vardı. Ancak sayıları az olduğu için ve en önemlisi bugünün fiber iletişim teknolojisine sahip olmadıkları için gerekli bilgi transferi sağlayamadıklarından çoğunluğun arasında seslerini fazla duyuramamışlardır.

Hristiyanlık tarihinde dahi az bir grup, teslis inancını red edip, dinini sadece Allah’a has kılarak tevhidsel bilinç üzerinde yaşayıp aynı zamanda bunu tebliğ etmişlerdir. Bunlardan isimleri duyulup öne çıkanlardan Michael Servetus, Papaz tertullian , İranaeus, Aryus gibi dinini yalnızca Allah’a has kılan tevhid ehli hristiyan din adamları teslis inancını red edip, teslis inancını orijinal saf dine sonradan sokulduğunu savunmuş ve kiliseler tarafından kafir ilan edilerek, ya suiskastle ya da idam edilerek ölümle cezalandırılmışlardır.

”1400 yıldır onca insan, onca alim bu dini yanlış biliyordu bir siz mi doğrusunuz” sözü mantıksal bir ifade olmayıp, tamamen ”sürü psikolojisi” temelli bir sözdür. Çoğunluğun yanılamayacağını düşünmek, çoğunluğun akımına kapılıp gitmekten başka bir şey değildir. Oysa Kur’an’ı Kerim birçok ayetinde insanların çoğunun yalan söylediğini, çoğunun nankör olduğunu, çoğunun Allah’a şirk koşarak iman ettiğini, çoğunluklarıyla övündüklerini bildirmektedir….

De ki: Ey Kitap ehli! Yalnızca Allah’a, bize ve bizden daha önce indirilene inandığımız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa çoğunuz yoldan çıkmış insanlarsınız. 5.Sure/Maide/59

Kur’an-ı Kerim’de yahudi ve hristiyanlar için zikredilen ”kitap ehli” kalıbını günümüze taşıdığımızda müslümanlar olarak biz de kitap ehline dahil olmuş durumdayız. Gerçekler acı olsa da gerçektir…

PEYGAMBERSİZ BİR DİN Mİ İCAT EDİLİYOR?

Peygamber devre dışı bırakılıp peygambersiz bir din mi icat ediliyor?

Peygambersiz bir din icat ediliyor sözlerinin bugün için ne Kur’ani, ne de akli bir karşılığı bulunmamaktadır. Kendi kendimizi daha ne kadar kandıracağız?

İster kabul edelim ister etmeyelim Allah’ın Resul’ü Muhammed’in ”nübüvvet ve risalet” hayatı, Kur’an-ı Kerim’in tamamlanmasıyla sona ermiş olup, o öldükten sonra da dinin tek temsil yetkisi sadece ve sadece Kur’an-ı Kerim’in tekeline verilmiştir. Eğer Muhammed Aleyhisselam’ın ”nübüvvet ve risalet” görevi kıyamete kadar devam etseydi, Yüce Allah Nebi/Resul’ünü kıyamete kadar zaten yaşatırdı. Kaldı ki, ”Allah’a ve Resule itaat” emirleri Allah’a ve Resul’üne ayrı ayrı itaati hedeflemeyip sadece Allah’a itaati hedeflemektedir. Zaten ”Kainatın Tek Efendisi” Yüce Allah’a itaat edebilmenin tek yolu Resule itaatten geçmez mi?

Şimdi kendimizi ashabın yerine koyalım ve düşünelim. Ortada henüz tamamlanmış bir Kur’an bulunmazken, Mekke’li Abdullah’ın kitap nedir iman nedir henüz bilmeyen yetim oğlu Muhammed Aleyhisselam’a ilk vahiyle beraber 23 yıl sürecek ”nübüvvet ve risalet” görevi verilmiş, kontrolü tamamen Allah’ın elinde olan, belli hesap ve ölçülerle kendisine indirilen ayetleri tebliğ ederken Allah’a nasıl itaat edebiliriz? Elbette Allah’tan aldığı vahyi direkt iletip tebliğ eden Resulüllah’ın, ileride Kur’an’ın ayetlerini oluşturacak vahiy kaynaklı sözlerine değil mi?

Amaç sadece bizi yaratmaya tenezzül eden Rabbimize itaat etmek olduğuna göre bugün Alemlerin Rabbi, ”Kainatın Tek Efendisi” Yüce Allah’a nasıl itaat edebiliriz? Bugün Allah’a itaat edebilmek için Kur’an ayetlerini tebliğ eden hayat sahibi bir Resul olmadığından Allah’a itaat edebilmenin imkanı ve ihtimali sadece ve sadece Kur’an-ı Kerim’e itaat etmektir.

Şimdi denilecek ki, sen hadisleri inkar mı ediyorsun? Ne münasebet, hadis rivayetlerinden gerek tarihi bilgileri, gerek toplumsal yaşamın genel ahlakıyla ilgili ; doğruluğu, dürüstlüğü, fedakarlığı, iyiliği güzelliği öğütleyen her söz örnek alınabilir ve alınmalıdır da.

Nebimiz Muhammed Aleyhisselam’ın söyleme ihtimali yüksek olan sözlerinden faydalanılabileceği gibi, tarihe geçmiş ünlü mütefekkirlerden örneğin Sokrates, Konfüçyüs, Eflatun ya da diğer anlamlı sözleri olan insanların sözleri de örnek alınmalıdır. Ancak hadis rivayetleriyle din inşaa edilip dinde haram helal gibi hükümler çıkarılıp Allah’ın saf dinine hadislerden delil getirilip din kabul edilemez. Dine Kur’an dışında bir kaynakla delil getirmek Kur’an yetmez mantığını doğrurur. Ki, o zaman da Allah kendi ayetleriyle çelişir. Bilakis;

Yüzlerce milyar galaksiyi iğne deliğinden geçirip uzaya tesbih gibi dizen, Kendisinden Başka İlah Olmayan Alemlerin Rabbi, Kainatı Tek Efendisi Yüce Allah, insanlara anlaşılmayan bir kitap indirip onların başına bela edecek kadar beceriksiz, din gününde anlaşılmadığı idda edilen bir kitaptan sorumlu tutup hesaba çekecek kadar da zalim değildir….!

HUZUR İSLAMDADIR iSLAM ALEMİNDE DEĞİL !

Kelime-i şehadet getirenlerin büyük çoğunluğu, Muhammed’in Allah’ın kulu ve resulü olduğunu kabul etmez. Nasıl mı? Mesela yüzbinlerce cami minarelerinde cuma ve cenaze günlerinde okunan selaların anlamını hiç merak ettiniz mi?
 
Muhammed’in Allah’ın sevgilisi olduğunu idda eden sözlerle başlayıp, Muhammed’in arşın nuru olduğunu ifade eden cümlelerle devam eden, evvelin ve ahirin efendisinin Muhammed olduğunu idda eden şirk dolu methiyeler dizilir. Sanki Allah’ın Resulü Muhammed ölümsüz bir varlıkmış gibi, karşımızda hazır ve nazır olup bizi duyuyormuş gibi, ” Aleyke ya habiballah” yani ” selam sana ey Allah’ın sevgilisi” denilmektedir. Yahu Allah’ın sevgilisi mi olur?
 
Öte yandan, Muhammed’ın Allah’ı nuru olduğu inanışı doğrultusunda ve kainat Muhammed’in nurundan yaratıldı inancına istinaden “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” , kainat onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı v.s gibi şirk içerikli yalan sözlerle Allah’a iftira eden hadis-i kutsilerle boğazımıza kadar şirk bataklığına gömülmüş durumdayız.
 
Şirk ve hurafe bataklığında olduğu için huzurun olmadığı İslam aleminde ”Huzur islamdadır” sözü, duvarların ve arabaların camlarını süsleyen kuru bir slogandan öteye gitmemiştir.
 
HUZUR İSLAMDADIR iSLAM ALEMİNDE DEĞİL !